Gruptan kaçış planı


0

Alman gibi olmak isteyen Türkler, çoğu zaman kapalı Türk toplumundan dışlandılar. Bu durum, dünyanın diğer bölgelerinde de benzer sonuçlara neden oluyordu. Örneğin Roland Fryer, ABD’de 90 bin çocuk üzerinde bir anket yaptı. Çocuklardan kağıtlara arkadaşlarının ismini yazmalarını istedi ve kimlerin ne kadar popüler olduğunu araştırdı. Bir çocuğun popülerliğini hesaplamak için, kimin kaç arkadaşı olduğuna değil de, kimlerin isimlerinin listelere en çok yazıldığına baktı.

Sonuçlar, başarılı beyaz öğrencilerin ve vasat notlar alan siyahi veya İspanyol kökenli öğrencilerin popüler oldukları yönündeydi. İyi not alan siyahi öğrenciler sevilmiyordu çünkü onlar “beyaz gibi davranıyor”, “gruptan kaçış planı yapıyor” ve ayrımcılığa uğrayan kurbanlar rolüne uymuyorlardı.

Harford’a göre, arkadaşlarının gruptan kaçış planı yaptıklarını görmek bile insanları sinirlendirmeye yeter: Örneğin bir restoranda çalışıyorsunuz ve aynı zamanda üniversitede hukuk okuyorsunuz. Patron bunu geçici olarak kabul edebilir ancak sizi uzun vadeli planlarına dahil etmez. Çünkü restorandan kaçış planınız, daha iyi bir seçeneğiniz vardır ve güvenilir değilsinizdir.

Güngör’ün hikayesindeki baba gibi, Almanlar bizi sevsin istiyoruz. Bunun için her fırsatta aslında Türkiye’de deveye binmediğimizi ve Arapça konuşmadığımızı söylemeye çalışıyoruz.

Geçtiğimiz yıllarda bir gazeteci arkadaşım fuarda son model bir cep telefonu buldu. Sahibini aradı ve bir stantta bekledi. Gelince Arap olduğunu gördüğü fuar ziyaretçisi, tam telefona elini uzatmıştı ki, arkadaşım “Bir dakika” dedi. “Bak, ben Türküm. Telefonunu buldum ve veriyorum. Türkler iyi insanlar”.

Genellikle başkaları da bizim millet olarak iyi insanlar olduğumuzu düşünsünler istiyoruz. Oysa kimseye kendimizi sevdirmek zorunda değiliz. Ayrıca aramızdan birinin bir hata yapması, tüm Türkiye’yi töhmet altında bırakmaz ve böyle bir durumda “Türk’e ne derler?” psikolojisine girmemize de gerek yoktur.

Oysa bu his, 1960’lı yıllarda Almanya’ya gelen işçilere dağıtılan öğütler kitabında bile karşımıza çıkıyor:

“Yabancı memlekette çalışan her Türk işçisi şunu unutmamalıdır ki: Viyana’lara, Tuna kıyılarına kadar giden kahraman ecdadımız elin namusuna dokunmadığı gibi, sahipsiz bir bağdan bir salkım üzüm alsa bedelini kütüğün altına koymuş, bir incir koparsa parasını bir keseciğin içinde ağacın dalına bağlamıştır. Bugüne kadar Türk’e hırsız, adaletsiz, hak yiyici, azgın denmemiştir. Siz de dedirtmeyeceksiniz!”

“Alman kadınlar, Türk’ün kahramanlığını sevdikleri için size nazik ve güler yüzlü davranırlar. Bunu yanlış anlamayın”.

“Yabancı ilde yapacağın iyi iş de, kötü iş de şahsına yüklenmez. Türklüğe ait olur. Bayrağın şerefini hatırından çıkarma. Rengini atalarının dökülen kanından aldığını unutma. Dinden, imandan ayrılma”.

Almanya’ya aynı dönemde diğer ülkelerden gelen işçiler, bayraklarının şerefini hatıralarından çıkarmamaları yönünde bir uyarıyla karşılaşmadılar.

Peki diğer milletlerin fertleri sadece kendilerinden sorumluyken, bir Türk işçi neden bayrağın şerefini de göz önünde bulundurmak zorundaydı? Yetkililer muhtemelen, bunun Türklerin gittikleri ülkede daha saygılı olmalarına ve bundan sonra gönderilecek Türk işçilerin de önünü açmalarına neden olacağını düşünmüştü.

Kaynak: Gurbetçileri Anlama Kılavuzu, Oktan Erdikmen


Like it? Share with your friends!

0
redaktion

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir