Gurbetçilerin Avrupa’daki imajı


0

Gurbetçilerin bulundukları ülkelerdeki imajı, Türkiye’deki imajı gibi klişeler ve önyargılar nedeniyle çok parlak değil. Avrupalılar büyük ölçüde, Türkiye’deki Türklerle Avrupa’daki Türkleri ayırır ve birinci gruptakilere daha çok sempati duyar. Almanya’da misafir işçi (Gastarbeiter) olarak tanımlanan gurbetçilerin artık misafirlikleri kalmasa da, basında ve kamuoyunda hep olumsuz yönlerinin öne çıkarılması, bu imajın oluşmasına neden oldu.

Avrupalılar, eğitim için gelenleri, siyasi mültecileri çok daha rahat kabul etmeye hazırken, işçi olarak gelenleri bir türlü benimsemek istemediler.

Hatta ilk neslin dışında, ikinci ve üçüncü nesli de kabul etmediler. Özellikle Almanlar, Almanya’ya bağlı ve geldiği ülkeyi geri plana itecek “tam entegre” göçmenler istiyorlardı. Bu göçmen işçilerin, Almanların yapmaya tenezzül etmedikleri işleri yapması ve kendilerini diğer göçmen gruplarla eşit görmeleri bekleniyordu. Ancak hiçbir zaman Almanlarla eşit olmamalılardı.

Almanya, Türk göçmenlerin Türk yönlerinden ziyade, Müslüman yönlerinin öne çıkarılmasını tercih etti. Örneğin Almanya’da Türkçe dersleri not verilebilen zorunlu seçmeli dersler arasında yer almaz ancak İslam din dersleri birçok eyalette bu kapsamda değerlendirilir. Çünkü Alman göç politikası, ülkede Türkleri değil, diğer Müslümanlarla eşit olan Müslüman Almanları görmek ister.

Onların adının en baştan “misafir işçi” konulması da bunu gösteriyor. Kendisi de bir göçmen işçi ve yazar olan Trumbetas, bu durumu şöyle açıklıyor:

“Misafir işçiler, misafir değil. Bizim için çalışıyorlar. Yapılacak iş çok olduğunda, burada bulunmalarından memnunuz. İş azalınca, bize yük oluyorlar. İnsan bir misafiri ağırlar. Ancak biz ağırlamıyoruz. Çalıştırıyoruz. Burada çalışabilmek için para ödeyen onlar”.

‘Türkleri seviyorum ama…’

Almanya’ya ilk geldiğim hafta, telefon hattı almak üzere bir dükkana girmiştim. Dükkan sahibi, pasaportumu görünce “Ben Türkleri çok seviyorum” demişti. “Ama Türkiye’deki Türkleri”.

Peki bu telefoncunun, Türkiye’deki Türkleri sevmesine rağmen, Almanya’da yaşayan Türklerden hoşlanmamasını sağlayan sebepler nelerdi? Avrupalı Türklerin imajı yaşadıkları ülkelerde neden Türkiye’deki Türklerden daha kötü?

Elbette ki burada en önemli etkenlerden biri, Avrupa basınının Türk ve Müslümanlarla ilgili haberlerde önyargılı bir tutum içerisinde olması. Bu durum, defalarca üniversiteler tarafından yürütülen araştırmalarla ispatlandı. Frankfurt Üniversitesi’nden Dr. Daniela Wehrstein, Alman ve Fransız gazetelerinde İslam’la ilgili çıkan haberleri inceledi ve bu metinlerde dolaylı olarak verilen mesajları tespit etti. Haber metinlerinde gereksiz yere kullanılan ifadelerle, Müslümanların imajının olumsuz etkilendiği sonucuna vardı. Örneğin mültecilerle ilgili bir haberde, “türbanlı insanların” geldiği söyleniyor. Bir cinayet haberinde, katil Türk veya Arapsa “Türk öldürdü” veya “Arap öldürdü” yazılıyor. Ancak bir Alman cinayet işlediğinde “Alman öldürdü” denilmiyor. Buradaki bilgi gereksiz olmasına rağmen, İslam’a ve göçmenlere karşı negatif bir bakış açısı oluşmasına katkıda bulunuyor. Dr. Wehrstein bunun kasten yapıldığını sanmadığını ancak haberlerde kullanılan bazı kelimelerin olumsuz bir İslam dini algısına neden olduklarını ifade ediyor.

Cem Özdemir ve Wolfgang Schuster tarafından hazırlanan “Almanya’nın Ortasında” adlı kitaptaki örneklerde de, basında ve geniş toplumda yer alan önyargıları görebiliyoruz. Örneğin Berlinli Rapçi Aziza A, kendisiyle röportaj yapan gazetecilerin sürekli başörtüsü takmasını ve çıkarmasını, bu esnada da filme almak istediklerini söylüyor. Başörtüsünden kurtulan göçmen Türk kadın imajı yaratmak için getirilen bu tekliflere 3 yıl dayanan A, daha sonra medyaya röportaj vermeyi kesmiş.

Boksör Fırat Arslan, boksa başlarken bu isimle başarılı olamayacağını, ismini Philipp Faust yapmasını isteyenlerin teklifini kabul etmeyerek, “Bu isimle bir yere gelirim veya bu isimle bir yere gelemem” diye cevap vermiş. Yazar Osman Engin, bir televizyon projesi için görüştüğü Alman firmanın, asıl hikayede bazı değişiklikler yapmak istediğini belirtiyor. Firma, avukat yerine dönerci bir çocuk, işsiz, günde 10 cami gezen bir ağabey ve Türk ailenin senaryoda geçen iletişim danışmanlığı firmasının da terzi dükkanı ile değiştirilmesini istemiş.

Tiyatro Frankfurt Sanat Yönetmeni Kamil Kellecioğlu ise, Alman yapımcıların kendilerinden sürekli Türk kökenli oyuncu istediklerini ancak bu rollerin hep temizlikçi, dönerci gibi roller için teklif edildiğini söylüyor. Alman televizyonlarında yayımlanan dizilerde de, Türkler ağırlıklı olarak bu tip rollerde yer alıyor.

Diğer taraftan, Türklerin büyük ölçüde oy verdikleri Alman Sosyal Demokrat Partisi Üyesi Thilo Sarrazin’in yazdığı “Almanya Kendini Yok Ediyor” kitabı kısa süre içerisinde 1 milyondan fazla sattı. Gazetelere ve dergilere gönderilen binlerce mektup, Sarrazin’in tezlerini destekledi. Ona katılanların oranı bir ankette yüzde 55 olarak ifade edildi. Sonuç olarak da CSU’lu Seehofer, artık farklı kültür çevrelerinden göçmen istemediklerini söyledi.

Seehofer’in Almanya’nın farklı kültürlerden göçmene ihtiyacı olmadığı açıklamasında kastettiği, Müslüman göçmenlerdi. Almanya’daki bu ırkçı rüzgar, ister istemez Avrupa’nın diğer ülkelerini de etkiledi. Örneğin Avusturya’da düzenlenen bir yerel seçimde “Sarrazin statt Müezzin (Müezzin yerine Sarrazin)” sloganı kullanıldı. Hollanda’da ırkçı lider Wilders, Kuran’ı Kerim’i faşist bir kitap olarak niteledi ve Hitler’in kitabı gibi yasaklanmasını istedi.

Sarrazin, “Hiçbir göçmen grubu, Müslümanlar kadar devlet yardımlarından faydalanıp suç işlemiyor” diyebiliyor. Kitabında Almanya’nın demografik yapısını korumak için gerekirse anayasanın değiştirilmesini ve önleyici adımların atılmasını önerebiliyor ve Müslümanların çok zeki olmadıklarını savunarak, satış rekorları kırabiliyor.

Bazı göçmen kökenli yazarlar da, bütün kötü olaylardan göçmenlerin sorumlu tutulması gerektiğine yönelik çıkarım yapılabilecek ifadeler kullanıyorlar.

Bunun sonucu olarak, toplumdaki Türk ve Müslüman karşıtı eylemler artıyor. Bu eylemlerde fail yakalanabilirse, bireysel cezalar veriliyor ancak topluma asıl nefret tohumlarını eken teorisyenler bu eylemlerinden dolayı ceza almıyorlar. Irkçılığın fikir özgürlüğü olmadığı tam olarak anlaşılmadığı takdirde, Avrupa’daki Türk ve Müslüman imajının düzeltilmesi de zor görünüyor.

Frankfurt Musevi Müzesi’nde çalışan Dr. Türkan Kanbıçak, bu konunun ayırdına varan ve sürekli gündemde kalmasını sağlayan bir isim. Üniversitelerde ve kamu kurumlarında seminerler veren Türk kökenli akademisyen, kendi projelerinde de geniş toplumda kabul edilen imaj olgusuna dikkati çekiyor.

Dr. Kanbıçak, Frankfurt bölgesindeki anaokullarında Hacivat – Karagöz gölge oyunu üzerinden ırkçılığa karşı bir eğitim vermişti. Bu projede çocukların geniş toplumdan etkilenerek, Türk temizlikçi, siyahi doktor yardımcısı ve Alman müdür gibi karakterler yaratmaları üzerine, tiplemeleri değiştirmişti.

Bu durum sadece Türkler, Müslümanlar ve Museviler için geçerli değil. Kadınlar da Almanya’daki ayrımcılıktan paylarına düşenleri fazlasıyla alıyorlar. Örneğin çocukların ürettikleri karakterler arasında başarılı kadın yoktu. Rollerin yeniden dağıtımı esnasında azınlıklara ve kadınlara özellikle başarılı roller verildi.

Burada dikkati çeken nokta, Almanya’da doğup büyüyen 8-10 yaş arası çocukların bile (gruptakilerin çoğu da göçmen kökenli olmasına rağmen) bu başarısızlığı kabul etmiş olmaları ve üst rolleri Alman – Hristiyan erkeklere, alt tabaka rolleri ise göçmen – Müslüman – kadınlara vermeleriydi.


Like it? Share with your friends!

0
redaktion

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir