Göç

Heuss çocukları

Güngör’ün hikayesindeki baba gibi, Almanlar bizi sevsin istiyoruz. Bunun için her fırsatta aslında Türkiye’de deveye binmediğimizi ve Arapça konuşmadığımızı söylemeye çalışıyoruz.

Geçtiğimiz yıllarda bir gazeteci arkadaşım fuarda son model bir cep telefonu buldu. Sahibini aradı ve bir stantta bekledi. Gelince Arap olduğunu gördüğü fuar ziyaretçisi, tam telefona elini uzatmıştı ki, arkadaşım “Bir dakika” dedi. “Bak, ben Türküm. Telefonunu buldum ve veriyorum. Türkler iyi insanlar”.

Genellikle başkaları da bizim millet olarak iyi insanlar olduğumuzu düşünsünler istiyoruz. Oysa kimseye kendimizi sevdirmek zorunda değiliz. Ayrıca aramızdan birinin bir hata yapması, tüm Türkiye’yi töhmet altında bırakmaz ve böyle bir durumda “Türk’e ne derler?” psikolojisine girmemize de gerek yoktur.

Oysa bu his, 1960’lı yıllarda Almanya’ya gelen işçilere dağıtılan öğütler kitabında bile karşımıza çıkıyor:

“Yabancı memlekette çalışan her Türk işçisi şunu unutmamalıdır ki: Viyana’lara, Tuna kıyılarına kadar giden kahraman ecdadımız elin namusuna dokunmadığı gibi, sahipsiz bir bağdan bir salkım üzüm alsa bedelini kütüğün altına koymuş, bir incir koparsa parasını bir keseciğin içinde ağacın dalına bağlamıştır. Bugüne kadar Türk’e hırsız, adaletsiz, hak yiyici, azgın denmemiştir. Siz de dedirtmeyeceksiniz!”

“Alman kadınlar, Türk’ün kahramanlığını sevdikleri için size nazik ve güler yüzlü davranırlar. Bunu yanlış anlamayın”.

“Yabancı ilde yapacağın iyi iş de, kötü iş de şahsına yüklenmez. Türklüğe ait olur. Bayrağın şerefini hatırından çıkarma. Rengini atalarının dökülen kanından aldığını unutma. Dinden, imandan ayrılma”.

Almanya’ya aynı dönemde diğer ülkelerden gelen işçiler, bayraklarının şerefini hatıralarından çıkarmamaları yönünde bir uyarıyla karşılaşmadılar.

Peki diğer milletlerin fertleri sadece kendilerinden sorumluyken, bir Türk işçi neden bayrağın şerefini de göz önünde bulundurmak zorundaydı? Yetkililer muhtemelen, bunun Türklerin gittikleri ülkede daha saygılı olmalarına ve bundan sonra gönderilecek Türk işçilerin de önünü açmalarına neden olacağını düşünmüştü.

1960’lı yıllarda işçi ihracı bir devlet politikasıydı. 1963 yılında yayımlanan Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda bunun istihdam politikasının bir parçası olduğu belirtiliyordu.

Diğer işçilerin önünü açmak fikri de mantıklıydı ve öyle de oldu. İlk gelen Türk işçilerin oldukça çalışkan ve itaatkar olmaları, Türkiye’den gelecek işçilerin tercih edilmesini sağladı.

Bunun öncesinde, 1957 yılında “Heuss çocukları” olarak adlandırılan grupta da benzer bir ön açma vakası yaşanmıştı. Nazilerden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman bilim adamlarından biri olan Prof. Dr. Bade, 1957 yılında Türkiye’ye resmi bir ziyaret düzenleyen Alman Cumhurbaşkanı Prof. Dr. Theodor Heuss’un 12 Türk gencini Almanya’da staja davet etmesi fikrini ortaya atmıştı. Alman firma tarafından çok beğenilen bu gençler “Heuss çocukları” olarak adlandırıldı ve staj yapanların sayısı zaman içerisinde 150’ye kadar yükseldi.

Kaynak: Oktan Erdikmen, Gurbetçileri Anlama Kılavuzu

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir