Sosyal devlet sistemi


0

Almanya’da, Türkiye’deki kıstaslara göre fakir çocuklarla karşılaşmak çok fazla mümkün değil. Bu ülkede, güçlü bir sosyal devlet sistemi var. Bu sistem, kişi başına yaklaşık 400 avroluk bir nakit destek, ayrıca ev kirasının karşılanması veya kişinin ücretsiz sosyal evlere yerleştirilmesi, talep edilmesi halinde evinde ihtiyaç duyduğu televizyon, buzdolabı, çamaşır makinesi gibi temel gereçlerin devlet tarafından satın alınması, her çocuk için ayrıca çocuk parası ödenmesi, ebeveynlerinin ekonomik durumunun zayıf olması halinde, çocukların okul gezilerine, hatta mezuniyet partilerinde giyecekleri kıyafete kadar devletin devreye girmesi esasına dayanır.

Almanya’dan Türkiye’ye gidenler genelde sosyal devlet ilkesi ve özellikle sosyal yardım konusunda sorularla karşılaşırlar. Türkiye’den bakınca, Türkiye’deki asgari ücretten daha fazlasının sosyal yardım olarak hiç çalışmayanlara bile verilmesi, ev kiralarının ödenmesi, işsizlerin hukuk sigortalarının, dernek üyelik aidatlarının bile karşılanarak onların da birer birey olarak kabul edilmeleri şaşırtıcı geliyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda, her ne kadar ülkenin bir sosyal devlet olduğu yazılı olsa da, maalesef bu ilke uygulanmıyor. Diğer taraftan Türkiye’deki en temel sorunlardan biri, patronların ve müşterilerin çalışanlara gerekli saygıyı göstermemesidir. Tatillerde sürekli olarak garsonları azarlayan patronlara ve müşterilere denk geliyorum. Çalışanlar da bu duruma alışmış olduklarından, rahatsız olsalar bile müdahale etmek isteyenleri engellemeye çalışıyorlar: “Lütfen yapmayın, sonra biz işimizden oluruz”.

Eğer iyi bir sosyal yardım sisteminiz yoksa, çalışanları azarlama hakkını kendinde gören müşterileriniz ve patronlarınız olur. Çalışanların çoğunun geçindirmek zorunda oldukları bir aileleri var. Onlar, haklı olarak bir sonraki ay çocuklarının ne yiyip ne içeceklerini, o an işittikleri azardan daha fazla düşünürler. Ancak bu, iş yerinde mutsuz olmadıkları anlamına gelmez. “İşimden ayrılırsam, yeniden iş bulamam korkusu”, çalışanları patronların her dediğini yapmak zorunda bırakır.

Bu durum sadece alt gelir grubu için geçerli değil. Üst düzey çalışanlar da bu sömürü düzeninden paylarına düşeni alıyorlar. Bankalarda ve danışmanlık şirketlerinde işe giriş saati belli ancak çıkış saati belli değil. Genel müdürlüklerde ve şubelerde, 17:00’de işten çıkması gerekenler, en az 20:00-21:00’e kadar çalışıyor. Bu insanların çoğu durumu kabullenmiş ve rahatsız olmuyor. Rahatsız olanlar da “Daha iyi bir iş bulamam” kaygısıyla seslerini çıkarmıyor. Daha kötüsü, fazla mesaiyi üstlerine yalakalık olsun diye gönüllü olarak uzatan ve gece yarılarına kadar kendi isteğiyle çalışan elemanlar da var. Bunların işgüzarlığı nedeniyle, makul bir saatte eve gitmek isteyen çalışanlar göze batıyor, işten kaçıyor gibi görünüyorlar. Bütün bunlar insanlarda psikolojik sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor.

Kaynak: Oktan Erdikmen, Gurbetçileri Anlama Kılavuzu, Halk Kitabevi


Like it? Share with your friends!

0
redaktion

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir