Türkiye’deki gurbetçi algısı


0

Türkiye’de gurbetçilerin genelde olumsuz bir algısı var. Çocukken Almanya’dan komşularımız geldiğinde, bize de top ve çikolata getirirler diye sevinirdik. Babalarının lüks arabalarının üstüne bağladıkları ve zaman zaman “bir tur” verdikleri BMX kontrpedallı bisikletleriyle, genelde hava atmaya çalıştıklarını düşünürdük. Sürekli soru sorardık: Orada şu nasıl, bu nasıl? Öğretmenler dövüyor mu? En iyi okul hangisi?

Öğretmenlerin hiç dövmediğini ve sınıfça ata binmeye gittiklerini duyduğumuzda ise şaşırırdık. Edebiyat öğretmenimiz, Almanya ile ilgili bir anısını anlatmıştı. “Otobüs duraklarında, otobüslerin geliş saati yazıyor. Ya bir dakika önce gelirler, ya da bir dakika geç” dediğinde, sınıftan bir şaşkınlık uğultusu yükselmişti.

Lisede zaman zaman Almanya’dan nakil yaptırarak okulumuza gelen arkadaşlarımız olurdu. Onları da hiçbir zaman bizden biri olarak göremezdik. Diğer taraftan, Türkiye’de çocukluktan başlayarak Almanya’ya karşı bir hayranlık duygusu, bunun yanı sıra Türkiye’den gidenlerin orada tuvalet temizlemek gibi “tercih edilmeyen işleri” yaptıkları, sonra o paralarla gelip burada “hava attıkları” algısı vardı. Almanlar dünyanın en iyi otomobillerini ürettikleri için büyük saygı görmelerine rağmen, “Almancılar” “Almanların tenezzül etmedikleri” işleri yaptıkları için bu saygıdan pay alamazlardı. Bütün bunlar doğru olmamasına rağmen, klişe haline gelmişti ve doğru kabul ediliyordu. Diğer taraftan gurbetçi ailelerin önemli bir bölümü, Avrupa eğitim sisteminde ikinci sınıf vatandaşlar olarak görülmelerine rağmen, kendilerini önemli ölçüde geliştirmeyi başardılar. Ancak bu gelişim Türkiye’deki klişe algıları değiştirmeye yetmedi.

Orhan Kemal, Gurbet Kuşları romanında hızla değişmekte olan İstanbul’un, gurbet kuşlarının mekanı haline gelmesini anlatır. Anadolu’dan saf bir şekilde yola çıkan köylüler, bu değişimden faydalanmak adına sisteme uyum sağlarlar. Sistem de onların bu açgözlülüğünden yararlanarak ilerler.

İşte “Almancılar” da, “Hiçbir şey bilmeden köylerinden kalkıp Avrupa ülkelerine gitmişler ve çok paragöz olduklarından, 24 saat ağır işlerde çalışıp birer Mercedes almışlar, onunla da gelip burada hava atıyorlar” düşüncesi, Türkiye’deki genel gurbetçi imajı olarak hafızalarda yer aldı. Bu yanlış algının gelişmesinde, Türkiye’de, Almanya üzerine çekilen filmlerin de etkisi oldu. Örneğin Almanya deyince ilk akla gelen filmlerden Sarı Mercedes’te sürekli arabasından bahseden başrol oyuncusu, açgözlü, kadın düşkünü ve hava basma meraklısı bir gurbetçi imajı çiziyor.

Başrolünde Neşe Karaböcek’in oynadığı “Almanya’da bir Türk kızı” filmindeki gurbetçi Murat, omzunda taşınabilir bir teyp, kısa pantolon ve elinde fotoğraf makinesiyle tarif ediliyor. Şerif Gören’in “Almanya Acı Vatan” ve başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı “Postacı” filmlerinde, Almanya’dan gelen işçilerin zenginliğine ve lüks arabalarına vurgu yapılıyor.

Kemal Sunal, Almanya’da geçen “Polizei” filminde aslında çöpçü olmasına rağmen, sahte polis üniforması giyerek rüşvet topluyor. Filmdeki diğer karakterler doğru dürüst Almanca bilmiyorlar ve hepsi de ağır işlerde çalışıyorlar.

Bir diğer ünlü Kemal Sunal filmi “Gurbetçi Şaban”, memleketten ana – baba adı aynı olan çocukların nüfus kayıtlarını getirerek, Alman devletini dolandıran bir kaçak işçinin hikayesini anlatıyor. Ağır işlerde çalışan Gurbetçi Şaban’ın eşi de patronun evine temizliğe gidiyor. Daha sonra Alman milletini “inek gibi sağmak” için muzlu süt işine giren Şaban çok para kazanıyor ve ilk çalıştığı fabrikayı satın alıyor. Hitler’in yerine Atatürk’ün fotoğrafını astırıp, bütün Almanlara da selam verdiriyor.

Bu arada, Gurbetçi Şaban filminde geçen çocuk parası sahnesini akıllara getiren bir haberi hatırlatalım. 22-23 Ocak 1966 tarihli Süddeutsche Zeitung, 1240 mark çocuk parası alan bir Türk işçiden söz ediyor. 1966 yılında, 30 çocuğu olduğunu beyan eden bir Türk göçmen, bu çocuklar için ayda 1240 mark yardım almış. Bu çocukların kaçı Türkiye’deydi, kaçı Almanya’daydı? Bu Türk işçinin gerçekten 30 çocuğu var mıydı, bilemiyoruz. Ancak bu gibi haberlerin yayımlandığı 1966’da, 5 çocuklu ailelerin sadece yüzde 11,2’si; 6 çocuklu ailelerinse yüzde 12,5’i göçmen kökenliydi.

1965 yılının eylül – ekim aylarında 10’dan fazla çocuğu olan 4545 kişi vardı ve bunlara yüksek miktarda çocuk parası ödeniyordu. Ancak bu kişilerin arasında yabancı olanların sayısı sadece 164’le sınırlıydı. Buna rağmen “30 çocuğu olan Türk” haberleri medyada yer aldığından, algı tam tersi yöndeydi. Klişeler yine yanlışları doğruymuş gibi gösteriyordu.

Bu bölümün başında insanların kişiler veya topluluklar hakkında iyi tanımlar yapabilmeleri için, öncelikle onları iyi tanımaları gerektiğine vurgu yapmıştık. Avrupa’da yaşayan Türkleri yanlış tanıyan Türkiye’deki insanlar da, “Almancıları” bir türlü içlerine sindiremediler.


Like it? Share with your friends!

0
redaktion

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir